7 Aralık 2016 Çarşamba

biliyorum

bence daha önce hiç kavuşan olmadı 
*derin nefes*
“mutlu son” yazısı çıktığında
hatta perdeler inip
ışıklar kapatıldığında
arkalarda bir yerlerde 
biliyorum 
*göz devirme*
oralarda bir yerlerde
sessiz 
hem de fazla sessiz kavga eden 
sıradan bir çift vardı.
biliyorum işte..
*omuz silkme*
hep vardı.
*düşünceler*
bence kimse deli gibi aşık da olamadı
biliyorum 
*kıkırdama*
kalplerinde bir yerlerde
binbir türlü affedişin arkasından
belki de maskelerin arkasından
sevemedi kimse 
*nefret*
-mış gibi yaptılar
 *kaş çatması*
biliyorum 
*omuz silkme*
bunu da yaptılar 
nerede bilemiyorum ama
işte
herhangi bir yerlerde
seviyormuş gibi yaptılar, *ses yükseltme*
sahipleniyormuş gibi  *daha çok yükseltme*
iyiymiş gibi  *daha fazla yükseltme*
oldurabilmiş gibi  *bağırış*
susacakmış gibi  *ses kısılması*
susturabileceklermiş gibi  *göz damlası*
biliyorum işte,
*yorulmuşluk*
onlar bir yerlerde
*halı desenlerini inceleme*
yoksa ne manası vardı ki
bunca kırık kalplerin yer yüzünde?
Rab dedik, en büyük aşk O’na dedik
değil mi? *kaş kaldırma*
kalır mı sandınız aşkınızın sözde sevgilinize?
biliyorum 
*dalgamsı gülüş*
seviyordunuz siz de bir yerlerde 
görüyorum
seviyorlar işte
*kıkırdayış*
deli gibiymiş ya sözde
peki ya ikinci gün? 
peki ya perşembertesi?
herkes cumayı mübarek kılar
peki ya perşembertesi?
biliyorum onu da, 
*derin nefes*
perşembertesiyi de seven var bir yerlerde 
cuma’nın rehavetinin çöktüğü,
en huzurlu uykunun uyunduğu
sevgiliye en bir uzak hissettiğiniz gün olan perşembertesi var sizde de
biliyorum
varsınız
*gülümseyiş ardından nötrleşme*
bilmediğim herhangi bir yerlerde
seviyorsunuz siz de
*kafa sallayış*
yalnızlığı
O’nunla tek kalıp birebir sorgulamayı seviyorsunuz
kendi kendinize sorup
kendi cevaplarınızı alıyorsunuz
ders çıkarıyorsunuz ya
hani sözde..
bitiyorum ya
gülme geliyor
*alaycı gülüş*
sonra bir bakmışım derin bir müziğin etkisinde 
ilahileri bastırıyorum
biliyorum ya hani siliklik ile şişmişliğin arasındaki o
koy-kaç muhabbetini
susuyorum
nefes de alıyorum hem bak
*derin nefes alış-vermeyiş*
*yutkunuş*
*gülümseyiş*
*kızarış* 

*göz kararması*

5 Şubat 2016 Cuma

yazık.

haysiyetsizlik, fikirsizlik, cisimsizlik, kalıbına sığmayan karaktersizlik. şu zamanların en büyük problemlerinden birisi. 
insanlar bulundukları mevkide şımarıp, kendini bir şey sanıp karaktersizleşip bir de üzerine çirkinleşiyorlar.
başkalarını ezerek kendilerini şahlandırıyorlar ki bu yaptıkları bana göre en büyük hata. dışarıdan şahlandıklarını sanıyorlar yalnızca farketmiyorlar ki hepsi gözlerden son hız yere çakılırcasına düşüyor. 
fikirsizlikleri ise, gerçekten iyi olan topluluğun doğru olduğunu savunup, o topluluğa katılıp, sanki onlar gibi gerçekten iyi olduğunu sanıyorlar. 
kaçırdıkları ise fikirsizlikten çürüyen bedeninin o topluluğa ait olmadığını farketmemesi. 
o toplulukta bulunduğunu dile getirip aslında o topluluğunda adını kötüleyen şahsiyetsiz biri olduklarının farkında değiller. 
ne yazıktır ki bu fikirsiz insanın yanında olanlara, ne yazıktır böylesine adî insanları  savunanlara, ne yazıktır ki böylesine suç atıp yağ gibi yüz üstüne çıkanlara. 

Allah beni ve yanımdaki insanlara atılan bu çamurlardan paklasın ve tek dileğim haksızlık ettiğiniz kadar mahvolursunuz. 

ve inşallah gitmek zorunda kalırsın(ız)

16 Ocak 2016 Cumartesi

ruh

a-a gece gece resmen çenem düştü. 
ruh olmayan bir vücudu düşünebiliyor musunuz? ruhu kaybeden yalnızca benliğini kaybetmiyor ya da hayattan ayrılmıyor. ruh bedenden ayrılırken -çok garip gelmiştir hep- önce kafadan çıkmaya başlarmış, sonra göğüs, en sonda ayak parmaklarından çıkarmış. fakat bir olay var ki; ruhumuzla vücudumuz arasında göbek bağı gibi bir ruh bağ olurmuş. vücudumuzdan çıkarken ve o ruh bağı koparken, ruhtan bir kısım vücuttaki bağ'da kalırmış. o kalan kısım kaybolana kadar vücudumuz çürümezmiş. eğer o bağ birden gitseydi, vücudumuz anında kemik olacaktı. (ki bu yorumu ben getirdim, böyle de olmayabilir yalan olmasını istemem)

Pekala ruhun bu kadar önemli olduğunu öğrendiğim anda ben ne yaptım? Ruh nasıl beslenir? Ona nasıl iyi bakabilirim? Kendime bakarak mı? Ruhu dinlendirmek yalnızca klasik müzikler ile mi oluyor? ya da havuz başında kadehe konmuş kırmızı bir şarapla mı? Acaba 'gerçekten' ruhumuz nasıl besleniyor? 

ezân

Küçüktüm, "ulan onu nereden hatırlayacaksın!" diyeceğiniz kadar küçük. 
Böyle minnak mı minnak, her denilene kanan küçük bir kız çocuğu işte. 
Tatlı bir sıpaymışım, babam hep öyle der. Üzerimde sarı bir tişörtüm vardı. 
hiç unutmam arılar hep kovalardı her giyindiğimde o tişörtümü. 
Annem nereye gidersek gidelim yolda durmadan sesli sesli dua okurdu ezberleyebileyim diye. 
Bu arada annemle de çok gezerdik böyle baston arabam vardı önünde ayak koyma yeri lastikliydi, nefret ederdim gerçi de o ayrı bir konu. 
Her neyse, annem her ezan okunduğunda sürekli ezan duasını okur ve manasını da söylemeyi ihmal etmezdi. 
Bir gün annemle birlikte bende söylemeye başladım, yarım da olsa, kendimce ayet de uydursam da uğraşırdım çocuk halimle. 
O ezan duasının anlamını hiç öğrenmemiştim şu yaşıma kadar. 
Her ezanı işittiğimde okuduğum bu dua, kalpten söylense bile, ne kadar ruhuma işleyecek? (Ruh olayları çok derin, fazla ayrıntılı.. Ruhlar alemine de değinmek istemiyor değilim) 
Duanın anlamı çok masum ve gerçekten faziletlerini öğrenince daha bir müjdekar;

"Ey şu tam da'vetin ve vakti gelen namazın sahibi olan Rabbim! Muhammed aleyhisselâma şefâat vesîlesini ve üstünlüğünü ver. Ve onu kendisine va'detdiğin makam-ı mahmûd'a ulaştı"

Ve Efendimiz sallalahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;

"kim 'Ey şu tam da'vetin ve vakti gelen namazın sahibi olan Rabbim! Muhammed aleyhisselâma şefâat vesîlesini ve üstünlüğünü ver. Ve onu kendisine va'detdiğin makam-ı mahmûd'a ulaştı' diye dua ederse, kıyamet gününde o kişiye şefaatim vacip olur"

Gerçekten bu müjdeyi okuduktan sonra önce yüreğimdeki sevinç, sonra anneme dua edişim peş peşe geldi. 
Düşünebiliyor musunuz? 
Bebeklikten bu yana her ezandan sonra okuduğum dua'nın böylesine büyük bir müjdeye ulaştığını? 
Böyle müjdelerle mutlu oluyoruz biz de kirlenmiş kalbimizi hissedip. 
Keşke demek olmazmış ama,
keşke şu an o nefret ettiğim lastikli baston bebek arabama oturmuş olan çocuk olsaydım. 

şu iki satır iç dökmesiyle zamanınızdan, gecenizden çaldıysam affola. 





16 Aralık 2015 Çarşamba

ve kadın..

Gözleri kan çanağı içindeyken
gülmüştü kadın,
çektiği acıdan daha can yakıcı olmasına rağmen..

Durmuştu kadın, 
attığı her adımın ona gideceğini bildiğinden..

Susmuştu kadın,
hıçkırıklarının duyulmamasını istediğinden..

Ellerini sıkmıştı kadın,
onun ellerinin sıcaklığına aldanmadan..

Taşınmıştı kadın,
anıları kaldırmadan oradan..

Kollarını sardı bedenine kadın, 
Susturdu titreyişini
kalbinin kırıklarına dokunmadan..

En sonunda pes etti kadın,
Kirpiklerini defalarca kurulamaktan..

Sessizleşti kadın,
cümleleri haykırmaktansa yutmaktan..

Körleşti kadın,
gözlerini kaçırmaktan
görmemezsizlikten gelmekten
gözlerini devirmekten
onun gözlerini görmemek istediğinden
olanlara şahid olmamaktan..

Defalarca kez öldürdü kendini kadın,
hayallerinde atladığı yollarda..

Kadın pes etti,
beklemekten..

Artık kadın,
vazgeçti. 







5 Haziran 2015 Cuma

"-mamak"

yazamıyorum, 
kalemim de kalbimden kopya çekti sanırım lanet olası
o da kırıldı. 

28 Nisan 2015 Salı

Kapı Eşiği

Kalbim yanıyordu
İçimdeki yeşermiş her bi fidan kurumuştu
Ve şimdi ise
Hepsini ateşe vermiştim. 
Unutmak istemiştim,
yok etmek istemiştim bi' nebze olsun. 
İşe yaramış mıydı bilinmez.. 
Başımı yerden kaldırdım
Dik yokuşlu ve eski binalarla dolu olan bu küçük sokağı hiç üşenmeden yukarı doğru tırmanmaya başladım
Bu şekilde hararet yapan bedenim 
içimde yanan kurumuş fidanlarımın daha çok alevlenmesine yol açacaktı, öyle değil mi?
Hayır öyle değil, ilkindi vakti yaklaştı. 
Hava hafiften turuncu
Mevsim hafiften küçük sineklerin çıktığı ilkbahar zamanı
Termometreler bi sıcağı bi soğuğu gösteriyor
Buna aldırmıyor olacağım ki bi solukta çıkıverdim o dik yokuşu 
Gözlerim kararmaya başlamıştı
Tutuştu heralde içimdeki fidanlar, dumanları mı bu gözlerimin üstüne çöken?
Eski bi evin kapısına dayandım
Eşiğine çöküverdim 
İçimdeki ateşin durgunlaşmasını istedim 
Yaslandığım boyanmış tahta kapı elbiseme takılmıştı 
Lanet olsun!
Kapıdan elbisemi çekiştirmeye başladım 
İki çocuğun aynı anda tuttuğu şeker gibi çekiştiriyordum elbisemi 
Ya da indirimde olan 1 liralık kızılayda satılan "5 tanesi bi lira abla geeğl" diye bağırdıkları kapış kapış çekiştirilen çoraplar gibi çekiştirdim
Bi kaç kez kapıya yumruk attığım kesin
Sonunda!!
Zafer çığlıkları
Boyanmış tahta kapı tüm sokağı hatta ülkeyi sallandıracak bi gıcırtıyla aralandı 
Kapı eşiğinde oturan ben arkamı dönmeye bile cesaret edemedim
Elimde elbisemin takılan pile kısmı duruyordu 
Kafamı öne eğip ipi çekilmiş olan elbisemi düzeltmeye koyuldum
Arkamdaki her kimse beni pür dikkat izlediğine eminim çünkü kapı gıcırtısı kesilmişti
Yanımda iki ayak belirdi
Bense hala kapı eşiğinde oturuyordum 
Ayak numarası 55 mi 85 mi diye düşünmeden edemedim
Bebek mezarı gibi töbe estağfirullah
O ayakkabının içine 8 tane benim ayağımdan sokarım ben 
"Bayan?"
Kafamı kaldırmaya cesaretim yoktu
"Üzgünüm evinizin önünü işgal etmeye hakkım yok fakat izin verirseniz burada bi kaç saatimi geçirmeliyim, en azından ateş sönene kadar"
Cevap vermemişti 
Öylece bana dönüktü
Gençti belli ki
Kot pantolonunun paçalarını kıvırmıştı
Ama düzensiz bi biçimde
Yaşlı da olabilirdi
Ya abdest öncesi katladığı paçalarını indirmeyi unutmuşsa?
Kafamı kaldıramadım 
Kaldırmaya cesaretim yoktu 
Utanıyordum 
"Oturabilir miyim?"
"Sizin değil benim sormam lazımdı, özür dilerim"
"Madem benim evimin önündesiniz, misafirimsiniz demektir. Tanrı misafirisiniz siz bana"
"Bunu duymak güzel" 
Aslında pek değildi
Hatta umrumda bile değildi
Tek hissedebildiğim o acı his
Karnımın içinde kalem döndürmesini beceremeyen birinin sürekli döndürme çabası vardı. 
Düşen her kalem kalbime saplanıyordu. 
Bu arada yanıma bi kedi gibi gelip oturdu 
Rahatsız etmeden
Can yakmadan
Varlığını hissettirdi 
Fakat ruhen sıkmadı
"Af buyurunuz haddime değil ama, sizi buraya ne sürükledi"
"Kalbimdeki yangın"
"Kalbinizdeki yangını bi bardak su mu söndürür yoksa kapı eşiğindeki yabancı mı?"
Gömleğinin kollarını kıvırmaya başladı 
Böylesine ukala fakat beni gülümseten bi tavır takınması hoştu 
Kafamı kaldırdım
Gözlerime baktım
Çünkü o gözlerde yemin edebilirim kendi gözlerim vardı
Kaç salise öldürdük öyle bilmiyorum
Dünya saatine göre 3.5 saniye bana göre 3.5 yıl öylece donakaldım
Başımı öne eğdim
"Tanrı misafiri olmak herkese nasip olmaz, öyle değil mi?"
"Öğle değil Bayan, ilkindi vakti artık. Baksana, hava hafiften turuncu
Mevsim hafiften küçük sineklerin çıktığı ilkbahar zamanı
Termometreler bi sıcağı bi soğuğu gösteriyor sense bi kapı eşiğinde yabancının tekiyle oturuyorsun.."
Şaşkınlığımı anlatacak kelimem yoktu
Ya mehdiydi
Ya melek
Ya Adnan Oktar
Ya da beyin okuyucu şaklabanlardan biriydi
Ne diyecektim? "Ahhaaanda ben bunu buraya oturmadan düşündüydüm aferin gız" mı diyecektim? 
Uzun süre duraksadım. 
Kendimi toparladım 
Olmadı 
Yutkundum sözlerimi
"Haklısınız"
İkimizde ellerimizi önümüzde bağlamıştık
Gözlerimizi ise ellemize
Ruhlarımız birbirine bağlanmıştı 
Sözlerimizse boğazımıza düğümlenmişti
Ne o konuşuyordu ne de ben
Oysa tüm bu suskunluk söz bitimi değildi
Kalbimdeki küllerin bile son buluşuydu
O ise suskunluğuyla uçurmuştu tüm bu küllleri
Şimdi o bi kazazedeyle oturuyordu 
Bense tanrı misafirlerine kucak açan bay 85 numara ayakkabısı olan kapı eşikçisiyle..